• 11.06.2016
Hasan ERGEZEN

Hasan ERGEZEN

VAZİFE

Günün birinde kopan tufan sonucu bozguna uğramış orman sakinleri yeniden toparlanma adına başlarına lider tayin etmek istediler. Kuşkusuz bu lider Aslan olacaktı. Otoritesi şüphe götürmez bir lider olan Aslan'ı gönülden kabul etmeyenlerde vardı. Bunların başını Sırtlan ve enaniyetinden ödün vermeyen Kaplan çekiyordu. Fakat çoğunluğun kabul ettiği bir duruma isyan edecek kadar akılsız değillerdi.

Görevinin başına geçen Aslan orman sakinlerini bir araya toplayarak konuşma yapmaya başladı:

-Ey beldemin sakinleri, ey yol arkadaşlarım, ey cefadaşlarım! Sizler için daha yaşanabilir beldeler keşfetmek üzere bir süreliğine yanınızdan ayrılacağım. Yerime idareci olarak aranızdan birini seçeceğim.

Aslan bu sözleri söylerken kaplan:

-Muhakkak beni seçecektir, hem ondan sonra otoriteyi sağlama adına benden daha güçlü kim olabilir? Sırtlan ise:

-Organize konusunda benden iyisi yok. Cezalandırma konusundada sabırlıyımdır, avımı bile ölmeden yemeye başlayan ben, suç işleyeni mahkeme etmeye başladığımda cezasınıda başlatırım.”

Derken Aslan mazharını açıkladı:

-Sizlere vekilim olarak Tavşan'ı uygun görüyorum.

Herkes şaşkınlık içindeydi. Ahalinin önünde Tavşan'ı yanına çağıran slan ona:

-Söyle bakalım ben yokken bu işleri nasıl idare edeceksin?

Tavşan:

-Efendim her işimde ”Aslan olsaydı ne yapardı” kıyasını kullanacağım. Ve kendi benliğimle değil, vazifeyi verenin adına kanun koyacağım.

Aslan topluluğa dönerek:

-Ey ahali benliğiyle karar alana vazife verilirmi?

Bakın vazife almaya ehliyetli olmak için önce benliği kenara itmiş olmak gerek. Kaplan içindeki haset ve benlik fırtınasına kapılmış bir şekilde meseleye bakıyor, liderliği güce bağlı sanıyordu. Sırtlan ise merhametsizliğini yönetimindede kullanmayı düşünüyordu. Henüz ölmemiş avını canlı canlı parçalayıp yiyen biri nasıl adil olabilirdi?

Tavşanın tutumuna gelince, sadakatini gösterip kendi benliğini kenara çekmişti. Olması gerekende bu değilmidir? Eğer birine vazife veriliyorsa bu vazifeyi alan kişinin benliğini orta yere koymasını gerektirmez. Bu sebeple dününü unutmamalıdır kişi. Tarih boyunca birçok devlet adamının tam bu noktada benlik dalına tutunarak özünü kaybettiği görülmüştür. Mümessil olan kişinin temsil ettiği kişiyi unutup nefsinin arzularına yenik düşmesi, onu yönetiminde zaafa götürür. İşte Allah'ın “halifem” olarak nitelendirdiği insanda aldığı vazifeyi yerine getirebilmesi için öncelikle irade sahibinin kendi olmadığını idrak etmesi gerekir. Bunun için devlet adamı olmak şart değil. Eğer bu idraki hayatımızın tümüne yansıtacak olursak her alanda gerekli bir anlayış olduğunun farkına varacağız. Mesela bir firma sahibiyiz değilmi? Sonuçta insanlara bir rızık kapısı olarak faydamız var. Ama bu faydayı kendimizde görüp ene sıfatına bürünmek, tabir yerinde ise kendini putlaştırmak olur. Burada insan aracı, yani temsilci olduğunu unutmamalı. İnsana kendi eliyle vesile kılınarak güzel işler yaptırılıyorsa bu durum onun mağrur olmasını değil şükür duygusuna bürünmesini gerektirir. Birde henüz vazifeye liyakatlı olmadan görev isteyenler var. Buna örnek olarak çok güzel bir misalle devam edelim.

Abdülkâdir-i Geylânî Hazretlerine hizmet edenlerden biri, huzuruna çıkarak:

-Efendim, Cenâb-ı HakZat’ınıza kudretinin tasarrufunu bahşetmiştir. Onun için istediğiniz kimselere ufak bir nazar-ı âlinizle birçok rütbeler verebiliyorsunuz. Bu kulunuz da size epey hizmet etti, ama bana hâla bir şey ihsan etmediniz, niyâz ediyorum. Der.

Geylânî Hazretleri:

-Pekâlâ, bugün bana bir helva pişir de, bakalım Kudret neler ihsan eder, senin de gönlün olsun.

Adamcağız: “Baş üstüne” diye sevinerek, helvayı pişirmeye başlıyor. O esnada da Hindistan’dan bir heyet gelerek, Geylânî hazretlerine:

-Efendimiz, hükümdarımız öldü, bize bir hükümdar göstermenizi niyâza geldik. Derler.

Bunun üzerine Hazreti Pîr, helva pişiren adamını çağırarak:

-Nasıl, Hind padişahlığını kabul eder misin? Diye buyururlar. Adamcağız neşeli bir şekilde:

-Aman efendim, ihsan buyurdunuz. Diye can atarak sevinirken, Geylânî Hazretleri:

-Yalnız, seni şu şartla oraya padişah yapıyorum; ne kazanırsan yarı yarıya paylaşacağız.” buyururlar.

Pek tabiî olarak tâlip, bu emri minnetle kabul ediyor. Nihayet adamcağız hakikaten söylendiği gibi, Hindistan’da büyük bir saltanata, muazzam saraylara, güzel eşlere sahip olduğu gibi, bir de erkek evlâda sahip olur. Aradan on bir sene geçiyor ve bir gün Geylânî in teşrifleri haberi çıkıyor. Hükümdar, hocasını karşılayarak sarayında bir kaç gün hizmetinde bulunduktan sonra Pîr'i, artık döneceklerini haber veriyorlar. Padişah:

-Efendim, biraz daha kalıp bizleri sevindirin. Diye ricada bulunuyorsa hocasının muhakkak gideceklerini anlayınca:

-Efendim, bari kusurlarımızı af buyurun. Diyor. O vakit Sultan Geylânî hazretleri, hükümdara:

-Yalnız sizinle bir sözümüz vardı. Sizi biz buraya padişah olarak gönderirken ne kazanırsanız yarı yarıya olacak, diye bir söz vermiştiniz. İşte şimdi, buraya geldikten sonra ne kazanmış iseniz hesaplaşmak istiyorum. Buyuruyorlar.

Padişah bunun üzerine bütün servetini tespit ederek yarı yarıya ayırıyor ve hocasının huzuruna arz ediyor. Geylâni:

-İyi amma siz bir erkek evlat da kazandınız; onu da taksim etmeniz lazımdır. Buyurunca, padişah:

-O nasıl olacak? Diye soruyor ve hz. Pir cevaben:

-Çocuğu ikiye böleceğiz, size istediğiniz tarafı vereceğim. diye emrediyorlar.

Çocuk ortaya getiriliyor. Geylâni hazretleri keskin kılıçlarıyla: “Destûr” deyip çocuğu tam ikiye ayıracakları esnâda, padişah belindeki mücevher işlemeli hançerini çekerek:

Eeey sehhar herif! Senelerce bana hizmet ettirdiğin yetmiyormuş gibi şimdi de

tesadüfün bana verdiği nimeti elimden almak istiyorsun,” diye tam Geylâni'nin göğsüne saplarken bir de bakıyor ki, elindeki kaşık helva tenceresine saplanıyor. Ne saraydan eser var, ne saltanattan ve ne de çocuktan bir iz kalıyor. Bu hal karşısında hayretler içinde kalan tâlibe, Hazreti Pîr tebessüm ederek:

-Oğlum karıştır helvayı… Biz cimri değiliz, veririz, amma zamanı gelmeden de olmaz…buyuruyorlar.

Düşünsenize ham bir meyveyi insanların lezzetine sunmak zulüm değilmidir? Güneşin terbiyesinden geçip yanmamış bir meyve nasıl lezzet verir? Allah bizleri şahsi arzuları için vazife talep edenlerden eylemesin.

Bir sonraki konuda görüşmek dileğiyle, hoşçakalın dostlar...


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

(function(i,s,o,g,r,a,m){i['GoogleAnalyticsObject']=r;i[r]=i[r]||function(){ (i[r].q=i[r].q||[]).push(arguments)},i[r].l=1*new Date();a=s.createElement(o), m=s.getElementsByTagName(o)[0];a.async=1;a.src=g;m.parentNode.insertBefore(a,m) })(window,document,'script','//www.google-analytics.com/analytics.js','ga'); ga('create', 'UA-70049528-1', 'auto'); ga('send', 'pageview');